Kör Kuyu

____________________________________________________________________

Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine düşmüş.
Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş işte.
Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı, belki üzerine de toprak dökülmüştü.
Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, üzerindeki toprakta biten otları yemek isteyen
eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm diye eşegi yuttu kuyu.
Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde.
Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü.
Zavallı eşeği kuyunun dibinde melul mahzun bakınıyor.
Üstelik yaralanmış. Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavalle hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı.
Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı.
Sonunda karar verildi ki kurtarmak icin çalışmaya değmez.
Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek ve hayvanı kuyuya gömmek.
Ellerine aldıklari küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar.
Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe döktü.
Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi
ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu.
Köylüler ağzı açık kalakaldı.

; Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır. (Ne bazeni, çoğu zaman.)
Üstümüzü toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur.
Bunlarla baş etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil,
düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır.
Kör kuyuda olsak bile!’