1900 Efsanesi (The Legend of 1900) (La leggenda del pianista sull’oceano) #film

____________________________________________________________________

Yıllar önce, tahminen 12 – 13 yıl önce izlediğim bir filmdi. O zaman yazma ihtiyacı hissetmemiştim ama, şimdi bir yazmaya niyetlendim nedense. Daha TV8’in çakma Türk HD kanallarından daha fazla ile SD yayın yaptığı yıllar (8 vs. 5 Mbit.) Bir kış günü, TV’nin karşısında balık konservesi yemiştim sanırım izlerken. Geçende ’ta Muammaer abi paylaşınca tekrar oturum izledim bu gece. Bu sefer tavuk konservesi yedim. .ıIı.

Neresiden bakarsanız bakın, beğenilebilecek, sevilebilecek bir film. Giuseppe Tornatore filmi ama bu ismi birazdan de unutacağım nasılsa. İster kafa yormadan düz görsellik olarak izleyin, ister her şeyiyle her anıyla detaylı anlamaya, yorumlamaya çalışarak, verdiği mesajları kurcalayarak izleyin; her türlü memnun kalınacak bir film. İkinci defa bir film izlemeyi zaman kaybı olarak gören biri için bile güzel bir film. O kadar tavsiye ediyorum hani.

1900 adlı karakterimiz Avrupa ile New York arasında seferler yapan bir transatlantik gemide karşımıza çıkıyor. Muhtemelen orada doğdu, ya da limon kolileriyle oraya getirildi. Gemide birinci sınıf zenginler de var tabi. Bu zenginlerin bulması için de salonun ortasına bırakılmış bir çocuk. Tabi çocuğu zenginler bulmuyor. Geminin hareketini sağlayan buharı üreten kazanları kaynatan fırınları besleyen kömürcülerden biri tarafından bulunuyor. Ve böylelikle sonsuza kadar gemide sürecek serüveni başlıyor çocuğun. Çocuğa pek çok isim düşünülüyor, hatta içinde bulunduğu limon kutusundaki markadan bile bir isim alınıyor ama, doğduğu lanetli yüzyıla ithafen 1900 adı konuyor. Gemide dışarıdaki tüm resmi kayıtlardan uzakta yetişiyor çocuk. Tabi gemi ile sınırlı dünyasında öğrendikleri de baba olarak gördüğü kendisini bulan adamın kendilerine anlattıkları ile sınırlı. Anne kelimesini bile bir yarış atı olarak biliyor.

Gencin baba olarak gördüğü karakter bir süre sonra gemideki bir kazadan dolayı ölüyor ve cenaze merasiminde de müzikle tanışıyor 1900. Daha sonra da Dünya’daki en iyi piyano çalanlardan biri haline geliyor. O kadar ki Jelly Roll Morton ile düellosu da filmin en iyi sahnelerinden. Oldukça ünleniyor bu yeteneği ile. Ancak gemiden inememesi onu kısmen kısıtlıyor. İnmeden de ünlenme ve muazzam zengin olma fırsatlarını yine kendi düşünceleri sebebiyle kaçırıyor.

Varoluşundan itibaren okyanus gibi uçsuz bucaksız bir mavi üzerinde hareket eden bir yapıda varolmuş bir kişi. Sınırlı. Dört bir yanında sınırları var, altında sınırları, üstünde yine sınırları var. Dört bir yanında, altında, üstünde; sonlar var. Ömrü boyunca bu sonlar içinde yaşamaya alışıyor. Yani bir mikro dünyaya sahip oluyor. Mutluluğu bu mikro dünya içinde tanımlayabiliyor.

Kara ise öyle değil. Sınırsız sayıda tuşu olan bir piyano olarak görüyor onu. Sınırlarını, sonunu göremediği kara onu mutlu etmiyor, korkutuyor. Onu nasıl çalacağını bilmiyor, orada yolunu nasıl bulacağını bilmiyor. Sonunu görememek onu karaya basmaktan alıkoyuyor. Yani sıradışı yeteneği olan biri, sıradanı yapamıyor.

Biz ise sınırsız dünyada sınırlı hayatlar yaşıyoruz. Sınırlı dünyaya sınırsız hayallerimizi sığdıracak zamanı bulamadığımız için Dünya sınırsız, biz sınırlı oluyoruz. İkisinde de mutlu olmayı beceremiyoruz. Sınırlarımızı bilsek daha mı mutlu oluruz acaba… Sıradanlık bizi yaşarken mi öldürüyor acaba…

Her şeyiyle mükemmel, izlenesi, tadı çıkarılası bir film. Tiktok gençliğini sıkabilir tabi, anlatım masalsı, müzik caz, içinde bel altı espri ve kadın vücudu yok…