Su kirliliğini önleyici kanunlarımız

____________________________________________________________________

Dünya Hareket Günü gereği, bu yılın konusu ile ilgili bir yazı yazmam gerekiyor. 🙂 Bu yıl geçen yılkiler kadar vakit ayıramadığımdan buna, yazıyı araştırma yapmadan genel bir fikirle yazacağım.

Bu yılki Dünya Hareket Günü bloglama konumuz su, evet bu iki harflik kelime, su. Bir de böyle yazayım; SU. Bir de böyle, SU ve böyle, SU! Sadece dilimizde iki harflik bir kelime diye midir, ülkemizde su havzalarına gereken önemin verilmediğini düşünmekteyim. Su deyip geçiyoruz, ya da su içip geçiyoruz. Musluğumuzdan gelen su varya, o bize yetiyor. Yetmezse de şişe şişe istediğimiz kadar alabilme özgürlüğümüz var değil mi? Teşekkürler para ekonomisi… Su ile ilgili düşündüklerimiz bu kadar.

Suyun belki de altın kadar değerli olduğu yerler var Dünya’da. Afrika ülkelerine bakın bir, yağmur yağsın da su içsinler diye bekleyen nice topluluklar var Dünya’da. Bu su kıtlığı onların hem yaşamlarını zorlaştırıyor hem de sağlıklarını tehlikeye sokuyor. Her hafta binlerce insan susuzluktan ölüyor… Bazı Blog Hareket Günü kaynaklarında her hafta 5 yaşın altında 38 bin çocuğun susuzluktan öldüğü yazıyordu. Korkunç bir rakam. Ancak o şekilde düşündüğünüzde çok bir şey geçmiyor içinizden. Bir de şöyle düşünün. 38 bin nüfuslu bir şehrin çok yakınındaki bir tepeden şehre bakıyorsunuz. Birden bir şekilde oradaki herkesin vefat ettiğini öğreniyorsunuz… Şehrin cansızlaşmasına tanık oluyorsunuz. Tanrının sopası olmadığı için işte bu son senaryo olmuyor pek, ama senaryonun etkileri her şekilde gerçekleşiyor. Peki kimin haberi oluyor, ya da kimin ne kadar umrunda.

Üç yanı denizlerle kaplı bir ülke oluğumuz doğru. Ama yazları su kıtlığı çektiğimiz de… Sadece şehirlerdeki su kıtlığından bahsetmiyorum tabi. Son yıllarda büyük şehirlerde su ile ilgili güzel çalışmalar yapıldı. Nüfusun kalabalık, verginin bol olduğu yerlerde yatırım daha fazla oluyor doğal olarak. Tabi bu çalışmalar da kirli su kullanıldığı iddiası ile gündeme geldi. Ayrıca musluğumuza gelen su da her bölgede kullanılabilir değil. İlçem Muratlı’da suyumuz gayet iyi, artezyen kaynaklarından çıkıyor ve kokusuz tatsız tam olması gerektiği gibi oluyor. Ama mesela Eskişehir’de musluk suyu içip ishal olan arkadaşlarım olmuştu.

Peki biz bu suyu nasıl kullanıyoruz? Nasıl olursa olsun kullanıyor ve sonra da arıtmadan ya da yeterli arıtmadan, yani düşük masraflı olsun diye yeterli verimle çalışmayan arıtma tesislerinden geçirip dere, nehir ve denizlerimize salıyoruz.

Ülkemizde ciddi olarak eksikliğini duyduğum akarsu ve deniz gibi su kaynaklarının kirletilmesini önleyici ve çiğnendiğinde de oldukça yaptırımı olacak sert yasalar yok. Sanayi kuruluşları için belki arıtma tesisi kullanımı ile ilgili bazı yasalar var ama yeterli olmadığına ve zaten de düzgün uygulanamadığına eminim!

Ülkemizde her tür sanayi alanı var, dolayısıyla da her tür kimyasal madde suya karışabiliyor, suyu kirletebiliyor. Yasa olarak açıkçası yalan söylemeyeceğim, arıtma tesisleri ile ilgili kanunları inceleyip araştırmadım. Ancak yeterli olmadıklarına yine de eminim. Mesela Çorlu tren garından, Mahallesi’ne giderken Çorlu deresi üzerinde dar ve biraz eskice bir köprü var. Köprü yakınında da çeşit çeşit fabrika. Bunlardan birinde de sözüm ona arıtma tesisi gibi bir şey var. Ama bir dayım da derenin kenarındaki beton bentin üzerine oturmuş, elinde hortum, dereye pembe rengte bir şeyler püskürtüp sallayıp duruyor hortumu. 🙂 Ne anladım bu işten ben! 😀 Neyse, orada bir arıtma tesisi kurulmuştu yeni yeni, devreye girmiştir sanırım.

Belediye başkanlarımız da halka iş yapıyor görünmek için şehirleri kanalizasyon sistemleriyle donatırlar. Yolların altına beton künklerden kanallar yapıp, kirli su altyapımızı yaparlar. Peki bu su ne olur? Neredeyse tüm şehirlerde bu su en yakın dere, nehir ve deniz gibi su alanlarına boşaltılır! Çok az şehirde kanalizasyon suları için arıtma tesisi vardır. Vidanjöre para ödeme derdinden kurtulan halk buna pek önem vermemektedir.

Evime bir buçuk kilometre kadar mesafede Ergene Nehri vardır. İkiyüz metre kadar mesafede de burada Kurudere denen bir dere. Bu ilçede son 15 yıl yaşadıysam, bunlardan bu Kurudere’yi bir kez temiz görememişim, ama bir gün temiz olduğunu duymuşum. 🙂 O da daha ben küçükken bir bayram gününe rastlar. Ben gördümmü hatırlamıyorum. Sadece o gün temiz aktığını duymuştum. Malum bayramda fabrikalar kapanıyor, iş yapılmıyordu o zamanlar. Onun dışında o dereye düşmüşlüğüm de var, çıkmışlığım da. 🙂 Ama hep pisti o, hep pis.

Düşünün, evinize 200 metre mesafede halka açık bir dere olacak, ama gidip ona en basitinden bir ayaklarınızı uzatamayacaksınız. Çünkü ayaklarınızı uzatmak ayağınızı kirleteceğinden değil, yanına oturmak bile kokusundan imkansız olduğundan. ÖSS hazırlıklarımı yaparken hep derenin temiz olduğunu, benim de içinde oturup test çözdüğümü hayal ederdim. 🙂 Olmadı ama işte o hiç. Ha o hayalde olduğum nokta da şu an kanalizasyonun dereye döküldüğü noktanın 25 metre kadar ilerisinde bir yerlerde. 🙂

Bir de yaz akşamları burada balkon sefası da zor yapılır. Aslında gayet yapılıyor, önce alışıyorsun kokuya, sonra gayet yapılıyor. 🙂 Kuzeyden esen rüzgarlar Ergene’nin kokusunu getiriyor bize. Çorlu Deresi ise ilçenin hemen Güney tarafından geçiyor, etrafında göçmen konutları vs. evler var.

Bu pis nehirlerde yaşayan doğru düzgün canlı da yok tabii, mutasyona uğramış kurbağalar belki. 🙂 Taşıdıkları zehirli suyun çevredeki tarım alanlarına bir faydası olmadığı da muhakkak.

Şimdi madem bu ülkede su kirliliği ile ilgili yasa var, bu durumlar neden var o zaman? Demek ki o yasalar ve yasaklar yeterli değil! Youtube’u yasaklayacağınıza gidin su kaynaklarının kirletilmesini yasaklayın abi. Çevrecinin daniskasıyım demek kolay ama iş bir şeyler yapmaya gelince yatmak dışında bir şeyleri iyi yapan bir hükümet görmedim daha. Ancak şunu yaptık diyecek kadar bir şeyler yapıyorlar, onu da en alt kalitede. 🙂 Neyse, konu hükümetler değil. Konu su kaynaklarının ve akarsu, deniz gibi doğal ve eğlencesel zenginliklerimizi korumak adına ülkede ciddi su havzaları koruma kanunları yürürlüğe konulmalı. Suya bir şeyler akıtan her fabrikanın sağlam ve tam olarak arıtıcı bir arıtma tesisi olmalı ya da bu tür fabrikaların atıkları ortak bir tesiste arıtılmalı. Belediyelere de kanalizasyon çıkışlarına arıtma tesisi koyma zorunluluğu olmalı, altyapıyı şehir içine döşedikleri gibi dışını da korumak zorunda bırakılmalılar.

Saçma namus kirletme kavramına verdiği önemi su kirliliğine vermiyor işte insan, bu da şimdi aklıma gelen bir şey. 🙂

Bir yıl ki Blog Hareket Günü yazımızın da sonuna gelmiş bulunmaktayız. Günde daha çok vurgulanan su kıtlığına değinmemizdi ama ben kendi şikayetimi belirttim biraz. 🙂